Teknoloji

Film İnceleme – Resident Evil

Resident Evil’ın sinema macerası başlı başına garip bir vaka. Paul W.S. Anderson filmleri yıllar içerisinde oyunlardan iyice kopup Milla Jovovich’in havada taklalar attığı kendine has bir aksiyon serisine dönüşmüş, Welcome to Raccoon City ise oyunlara fazla sadık kalmaya çalışırken başka yerlerden tökezlemişti, 8 bölümlük Netflix dizisindense hiç bahsetmeyelim. Dolayısıyla Zach Cregger’ın yeni Resident Evil filmini izlerken benim kafamdaki soru “oyunları bire bir uyarlamışlar mı?” olmadı. Daha basit bir şey merak ediyordum: Bu film Resident Evil oynuyormuşum gibi hissettirecek mi?

Garip biçimde cevap çoğu zaman “evet” oldu.

Ama Leon yok. Jill yok. Chris yok. Claire yok. Hatta ana karakterimiz Umbrella komplolarını araştıran süper eğitimli bir polis falan da değil. Austin Abrams’ın canlandırdığı Bryan, Raccoon City’ye acil bir ilaç götürmeye çalışan sıradan bir medikal kurye ve hayatının muhtemelen en yanlış teslimatına çıkıyor. Sony de filmi doğrudan oyunlardan bilinen bir hikâyeyi yeniden anlatmak yerine Resident Evil evreninde geçen tamamen yeni bir öykü olarak tanımlıyor. Hatta çok güldüğüm bir letterboxd yorumundaki gibi biz oraya vardığımızda çoktan ölmüş olan bir NPC’nin macerasını izliyoruz gibi düşünün. İşte koyu Resident Evil fanlarının bir kısmının daha burada “ne alaka?” diye kollarını kavuşturduğunu hissedebiliyorum. Kendim de seriyi 28 yıldır takip ettiğimden bunu diyebilirdim aslında ama kazın ayağı cidden bambaşkaymış.

Yönetmen Cregger’sa pek oralı değil. Adam serinin hikâyesini uyarlamaktan çok oynama hissini filme çevirmeye çalışmış. Bryan’ın sürekli yeni bir mekâna geçmesi, önce çaresizce ortalıkta dolanırken zaman içerisinde daha iyi silahlara ulaşması, cephane araması, kilitli yollarla karşılaşması, healing spray’ler, yeşil otlar ve daktilolar gibi oyunlardan bildiğimiz detayların etrafa serpiştirilmesi tamamen bilinçli tercihler. Cregger da filmin ortamını yaklaşık yedi-sekiz dakikada bir değiştirmeye ve oyunlardaki tabanca → pompalı → daha güçlü silahlar şeklindeki ilerleme hissini korumaya çalıştığını anlatıyor. Bence filmin Resident Evil tarafının en başarılı olduğu nokta tam olarak burası.

Göndermeler “bakın köşede yeşil ot var HEHE!” diye ekranı dürten Marvel usulü easter egg’lere dönüşmüyor çoğunlukla. Oyun oynayan kişi bunları görüyor, gülümsüyor ve devam ediyor. Ama daha önemlisi oyunun yapısı filmin ritmine bulaşmış. Bir bölgeye giriyoruz, ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz, başımıza bir bela geliyor, elimizdeki imkânlarla kurtuluyor ve hemen arkasından başka bir tehdide doğru ilerliyoruz. Özellikle Resident Evil 4’ün bir mekândan diğerine sürekli hareket eden yapısı Cregger için önemli bir referans olmuş; Resident Evil 7 de filmin atmosferini etkileyen oyunlardan biri. Bu yapının en güzel sonucu filmin neredeyse hiç durmaması.

90 dakikalık süresi boyunca ciddi anlamda yağsız bir film var karşımızda. Löp et yani, mükemmel. Daha Bryan bir felaketten çıkamadan öbürüne giriyor ve Cregger korkuyu sürekli aynı yerden üretmemek konusunda da maharetli. Bazen klasik zombi gerilimine dönüyor, bazen düpedüz body horror’a abanıyor, sonra ortama absürt bir komedi anı giriyor ve tam gevşediğiniz anda başka bir yaratık çıkıp bütün dengeleri tekrar bozuyor. Barbarian ve Weapons izleyenler zaten Cregger’ın korkuyla mizah arasındaki bu ince çizgide gezinmeyi sevdiğini biliyorlar. Resident Evil gibi kendi içerisinde ton değiştirmekten hiç çekinmeyen bir seriye de bu tarafı çok yakışmış bence. Oyunlarda da neticede bir yanda insan yiyen mutant köpeklerden kaçarken on dakika sonra taş heykelin içine renkli mücevher takıp gizli kapı açıyoruz. Serinin kendisi baştan beri biraz absürt aslında daha geniş perspektiften baktığımızda. Cregger da bunu anlamış ve filmin komedisini Resident Evil’a yabancı bir unsur gibi sokmak yerine onun o tuhaf B-film damarından beslemiş. Bu noktada başroldeki bahtsız ötesi Bryan’ı oynayan Austin Abrams’ın payı epeyce büyük. Bryan’ın karakter olarak işe yaramasının sebebi “havalı” olmaması. Adam silah uzmanı değil, özel eğitimli değil ve başına gelenlere çoğunlukla bizim vereceğimiz tepkileri veriyor. İlk kez zombi gören birinin her kafaya tek kurşun sıkarak John Wick’e dönüşmemesi güzel bir değişiklik. Abrams karakterin korkaklıkla hayatta kalma içgüdüsü arasında gidip gelen halini çok iyi taşıyor ve filmin esprilerinin önemli kısmı da onun bu sıradanlığından çıkıyor. Abrams’ın giderek hayatta kalmayı öğrenen “normal insan” performansı filmin güçlü taraflarından biri olarak öne çıkıyor ki onun bu halleri filmin kalbini de oluşturuyor zati.

Bir diğer güzel sürprizse yaratıklar, onlara BA-YIL-DIM!

Burada CGI çorbasına dönmeyen, etten kemikten bir şey gerçekten kameranın önündeymiş hissi veren yaratıklar var. Bunun sebebi de pek tesadüf değil: Legacy Effects ve Aliens, Terminator 2 gibi filmlerde çalışmış Shane Mahan’ın ekibi yaratık tasarımlarında ciddi ölçüde pratik efekt kullanmış. Hatta filmdeki yaratıklardan biri yaklaşık 900 kiloluk bir kukla ve dört kişi tarafından kullanılmış; bazı fiziksel efektler daha sonra CGI ile desteklenmiş. Özellikle bazı mutantlarda bu dokunsal hissi çok sevdim. Üzerlerindeki sümüğü, eti, kemiği neredeyse hissediyorsunuz. Resident Evil’ın yaratıkları zaten tasarım olarak her zaman “bunu hangi hasta kafayla düşündünüz?” seviyesinde olduklarından bu fiziksel yaklaşım filmin lehine çalışmış. Tabii bütün bunların ortasında “Ama benim Resident Evil’ım bu değil” diyenleri de tamamen haksız bulamam.

Bu yapım Resident Evil 2’nin filmi değil, Resident Evil evreninde geçen bir Zach Cregger filmi. Leon görmek istiyorsanız üzülürsünüz. Jill’in malikânede dolaştığı daha ölçülü, sessiz bir survival horror istiyorsanız buradaki hız fazla gelebilir. Kimi yaratıkların doğrudan oyunlardan çıkmak yerine T-Virus mantığı içerisinde Cregger ve ekibinin tasarladığı yeni şeyler olması da gelenekçi tayfanın tansiyonunu yükseltebilir; yönetmen bunu özellikle tercih ettiğini söylüyor. Ama benim açımdan tam tersine bu yaklaşım filmi bir hayli özgürleştirmiş.

Çünkü daha önce oyun karakterlerini ekrana taşımaya çalışıp tökezleyen Resident Evil filmleri gördük. Bu kez biri çıkıp “hikâyeyi değil, hissi uyarlayayım” demiş. Cephanenin azlığı, kapalı kapılar, ani yaratık saldırıları, sürekli değişen mekânlar, giderek büyüyen silahlar ve bütün bunların arasındaki absürt Resident Evil mizahı… Üstüne de sos mahiyetinde Zach Cregger’ın kendi manyaklığı. Ben bayağı eğlendim bu karışımdan.

Resident Evil fanları ikiye bölünecektir muhtemelen. Bir taraf “nihayet oyunları anlayan biri film yapmış” diyecek, diğer taraf “Bryan da kim yahu, bana Leon’u ver” diye söylenecek. İşin güzel tarafı ikisini de anlayabiliyorum.

Ama ben kesinlikle ilk taraftayım. Bir tane daha bu kafada gelse net yerim.


Editörün Notu: Aksiyonu, yaratıkları ve atmosferiyle dolu dolu Resident Evil ruhunu yansıtan ve 30. yıla yakışan film bu. Elbette oyundaki öyküyle alakasızlığı kimilerinin sinirini bozabilir ama oyunların havasını en iyi yansıtan iş olduğunu da rahatlıkla söyleyebilirim. IMAX’de giden pişman olmaz.

Filmin Notu: 3,5 / 5

Yönetmen: Zach Cregger

Oyuncular: Austin Abrams, Zach Cherry, Kali Reis, Paul Walter Hauser

IMDB Notu: 7,9

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu